Hikâye bu ya; vaktiyle bir yeniçeri Yahudi teb’adan birini görür görmez tekme tokat girişmiş. Yahudi buna anlam verememiş. Niye böyle bir şey yaptığını sormuş haliyle. Yeniçeri de şöyle demiş. “Siz Yahudiler İsa Aleyhisselam’ı katletmişsiniz.” Yahudi şaşırmış. “Bin altı yüz sene önceydi o. Benimle ne ilgisi var? Ne oluyor? Delirdin mi?” Yeniçeri cevap vermiş. “Ben daha yeni öğrendim.”
Hangi konuda olursa olsun tarihin kurgulanma biçimi bugünkü anlayışımız ve problemlere nasıl yaklaştığımızı büyük ölçüde belirler. Şüphesiz bu İslam tarihi için de geçerlidir. Müslümanların bugün İslam tarihini nasıl kurguladığı, hangi olayı daha önemli/önemsiz gördüğü ya da nasıl anlamlandırdığı çok önemlidir. Hele hele dinler veya dinle ilişkili problemler söz konusu olunca, doğası gereği geçmişte doğan ve hayatın içinde şekillenen dinlerin tarihsel bir sürecin ürünü olduğu hatırlanmalıdır. Aksi durumda yukarıda anlattığımız “fıkra”daki yeniçerinin düştüğü duruma benzer bir konumda yer alırız. Fıkraya gülebiliriz. Ancak günlük hayat içinde İslam tarihine ait anlayışımız söz konusu yeniçeriden çok da farklı değil. “Tarih”i kutsallaştırarak başka bir noktaya varmak mümkün değil zaten. “Din” ile “tarih”i birbirine karıştıran insanlar yüzlerce binlerce sene önce yaşanmış olaylardan hareketle birbirlerini suçlayabiliyorlar mesela. Hatta ‘kafir’ dahi ilan edebiliyorlar.
Henüz yeni çıkmış olan Ahmet Yaşar Ocak’ın Siyasal, Toplumsal, Kültürel Kırılmalar ve Dönüşümler Işığında Farklı Bir İslam Tarihi (İstanbul, İletişim Yayınları, 2025) adlı eserini okudum. Ocak da bu hususun üzerinde duruyor ısrarla: Kitabın sonunda bunu açıkça ifade ediyor. “İslam'ın tarihi bizatihi İslam değildir. İslam inancına göre o, ilahı vahye müstenit bir dindir, ama İslam tarihi, Peygamber hariç, o dine muhatap ve mensup olanların zaman ve mekân içinde kendi algıları ve zihniyetleri doğrultusunda yapıp ettiklerinin tarihidir, yani neticede insanların eylemidir. Dolayısyla İslam'la özdeşleştirilemez. Çünkü kusurlar ve hatalar ihtiva etmesi kadar tabii bir şey olamaz.”
Ancak bu durum İslam’ın anlaşılması sözkonusu olduğunda tarihsel olay ve olguların önemi yoktur şeklinde anlaşılmamalıdır. Tam aksine İslam tarihinin anlaşılması için de siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel yapı ve geleneklerin belirleyiciliği tartışılmazdır. Mezheplerin ortaya çıkışından, ulemanın siyasal yapı içindeki konumuna ve İslam tasavvufunun ortaya çıkışı ve örgütlenmesine kadar birçok gelişmenin hakkıyla kavranılması tarihsel olay ve olguların analizi yapılmadan anlaşılamaz.
Bu noktada geçmişin tarihselleştirilmesinin önemini vurgulayabiliriz. Sözünü ettiğimiz tarihsel olay ve olguların değerlendirilebilmesi için bu şarttır. Ne var ki dinler söz konusu olduğunda – hangi din olduğu farketmez- muayyen bir dönemin altınçağ olarak kodlanması mukadderdir. Nitekim Hz. Muhammed ve dört halife dönemi ehl-i sünnet için asr-ı saadettir. Dönemlendirme biraz farklı olsa da Şiîlerin de bir asr-ı saadeti vardır. Bu şekilde bir altınçağ anlayışı söz konusu dönemin tarihselleştirilememiş olduğunu ifade eder. Bu da bu devirde özne olan şahısların sorgulan(a)maması demektir. Tarihselleştirme dışarıdan ve eleştirel bir bakışa ihtiyaç duyar. Oysa altınçağ olarak algılanan bir döneme eleştirel bakılması mümkün değildir.
Diğer taraftan bir altınçağ olduğunu kabul edince kendiliğinden ondan sonraki dönemleri bir düşüş (gerileme de diyebiliriz) olarak algılamak mukadderdir. Böyle bir bakış geleceği hedefleyen bir anlayış ve ideal belirleyemez. Yönü geleceğe değil geçmişe dönüktür. İdeal bellidir: Altınçağı yeniden üretmek.
Sadece dinî çerçevede, bir başka tabirle dar çerçevede düşünüldüğünde böyle bir bakış açısı sorun yaratmayabilir. Geleneksel dönemlerde çoğu kez öyle olmuşa benzemektedir. Ancak hayatın her alanında böyle bir yaklaşım sergilenmesi önemli sorunlar yaratabilir. Modern dönemlerde siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel -kısaca hayatın her alanı ile ilgili- problemler ile dinden uzaklaşma arasında korelasyon kuran bu bakış açısı büyük bir problem haline gelmiştir. Nitekim İslamî ihya hareketi dinin ‘aslına uygun’ restore edilmesini, dolaysıyla toplumun buna göre yeniden şekillendirilmesini hedefler. Bu durumda asr-ı saadetin (altınçağın) temel referans olacağı açıktır.
Altınçağ söyleminin aşılarak İslam tarihinin tarihselleştirilmesi tam bu noktada devreye girer. Aksi mü’minlerin ileriye bakmak yerine geçmişi mütemadiyen kutsayarak küçük farklılıklardan hareketle birbirini suçlaması, hatta tekfir etmesi ile sonuçlanacaktır. Mevcut durum da bundan uzak değildir zaten. Ancak geçmişten bugüne ve bugünden geleceğe yönelen bir perspektife ihtiyaç vardır. Sağlıklı olan budur. Oysa altınçağcılık bugünden altınçağa / geçmişe doğru bir yön belirlemiştir. Bu sorunun aşılması için tarihselleştirmenin önemi açıktır.
Geçelim.
Amacımız hocamızın adı geçen kitabını değerlendirmek ya da eleştirmek değil. Ancak vurguladığı bir mesele hakkında küçük bir eleştiri getirmekten de kendimi alamayacağım.
Ocak kitabında “tasavvufun zaferi” olarak tanımladığı bir gelişmeden bahsediyor. Bunun sonucunda “…[Tasavvuf] Müslümanların zihinlerinde evrile evrile artık ekseriyetle İslâm’ın kendisi kabul edilmesi, etmeyenlerin Müslümanlıklarının sorgulanması olduğunu görürüz.” (s.520) Hocamız bunun din söz konusu olduğunda inanç bakımından sorun yarattığını ileri sürüyor. Mesela “…mutaassıp sufîlerin, şeyhlerin son derece subjektif ve şahsi planda cereyan eden, ettiğine inanılan keramet, rüya, keşif ve ilhamını İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerîm ve Peygamber’in hadis ve sünnetine tercih edilecek kadar ileri gitmiş olmasıdır.” (s.524)
Sözü edilen “velayet, keşif keramet ve ilham kavramları” başka bir “olumsuz bir kapı”yı araladı Ocak’a göre. “Bu, İslâm’ın Müslümanları yüzyıllarca akıl ve bilime teşvik eden ana esprisinin dolaylı yoldan aşağılanmasıydı. Tasavvufla beraber Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayetinde defalarca vurgulanan aklın ve aklı kullanmanın önemi ihmal edilerek rasyonel düşünce, tecrübi bilim ve bilimsel araştırma değersizleştirilmeye başlandı. Böylece İslam'ın Kur'an-ı Kerim'de o kadar hassasiyetle önem verdiği, o kadar değerli gördüğü akıl, yerini evliyanın ilham, keşif ve keramet ve rüyaları gibi sübjektif ve kişisel mahiyetteki kriterlerine bıraktırıldı. Artık çalışarak elde edilen "zahiri bilim", insanı asıl doğruya, hakikate götüren yol değil, hakikati kavramada işe yaramayan bir vasıta kabul edilmeye, gerçeğin ancak, keşif, ilham ve keramet yoluyla Allah tarafından ehline, yani ‘evliyaya bağışlanan’ ‘batıni ilim’le anlaşılabileceği iddia edilmeye başlandı. Çoğu Müslüman artık hayatını bunlara göre düzenlemeye ve yaşamaya sevkedildi. Tasavvuf nihayet sonuçta şunu ortaya koydu: Keşif ve keramete dayanmayan, ilahi ilhama istinat etmeyen bilim hakiki bilim değildir. Fuzuli bir mesaidir.” (s. 524-5)
Bu fikrin yani tecrübi bilim ve aklın önemsizleştirilmesinin yanlışlığına hocamız gibi ben de inanıyorum. Vurgulanan temel fikre ben de katılıyorum. Ancak kabul edilemez bir şeyler de var sanki. Bu satırlarda çok dikkatli bir dil kullanılmışsa da Müslümanların gerileyişinin arkasında inançla ilgili sebepler olduğu varsayımı da var. Dolaylı da olsa “rasyonel düşünce, tecrübi bilim ve bilimsel araştırma değersizleştirilme[sinin]” bunu doğurduğu ima edildiği açıktır. Bu varsayım Müslümanların bilimde geri kalması ile “inanç” arasında irtibat kuruyor. Bu idealist varsayıma katılmıyorum. Ayrıca bu fikrin vaktiyle bazı (modernist) İslamcı düşünürlerde farklı şekillerde dile getirildiğini de belirtelim. Mesela Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve talebesi Mehmed Akif Ersoy’a dönüp bakmamız yeterlidir.
Bir diğer katılmadığım husus ise “Kur’an-ı Kerim’de…… vurgulanan aklın ve aklı kullanma“ ile “rasyonel düşünce” ve modern “bilim”in özdeşleştirilmesi. Bu bağdaştırmayı da kabul edilemez buluyorum. İslam ya da başka bir dini rasyonelleştirmek mümkün değildir. Doğru da değildir. İnancın akla indirgenmesi dinin kendisini anlamsızlaştıracağı açıktır. Bedihi olanı izaha gerek olmadığını belirterek bu kadarla yetiniyorum.
A. Yaşar Ocak hocamın bu kitabını okumak benim için nostaljik bir yolculuk oldu aynı zamanda. 1980’li yıllarda lisans öğrencisiyken başka dersler yanında İslam Tarihi dersini de hocamızdan okuduk. Kitabı okurken o günleri hatırladım. Hocamız kürsüde ciddi tavrı ve pürüzsüz Türkçesiyle konuşuyordu sanki. Bu derslerimizde -Allah selamet versin- hocamızın çok fırçasını yedik. En çok da onun sorduğu sorulara mukabil dut yemiş bülbül gibi yüzüne baktığımız hallerde. Gerçi bir taraftan da saçmalayacağız diye söz almaktan çekinirdik.
Yukarıdaki eleştiriye benzer şekilde o günlerde hocamıza karşılık verseydik eminim ki çok sevinirdi. Biraz geç oldu sanki. Ne yazık ki…


